Sıcak bir süt içtim bugün…
Doksan sene öncesine gittim bugün…
Mavi, samimi, eski, sade, gereksiz ritüellerden uzak kendi ritüelinde yaşayan bir dükkân…
Yıllarca önünden geçilip hiç fark edilmemiş bir dükkân…
Atatürk’e süt taşımış bir dükkân…
Sıcak süt kokusunda kahvaltı yapılan bir dükkân…
-Ne alırsınız?
-Ne tavsiye edersiniz?
-Burada en güzel bal kaymak yenir ve süt içilir
-Tamam bal kaymak ve süt alayım
-Getiriyorum : )
- Ama ben hiç kaymak yemem ki… Ve pastörize olmamış süt de içmem… Neyse siz yine de getirin… (getirin ki ilk kez kaymağın tadına bakıp ne kadar da güzelmiş diyelim… ve en lezzetlisinden pastörize olmamış süt içelim…)
- Dışarısı soğuksa içeriye buyurun
-Teşekkürler…
Sana soruyorum, sana, bana soruyorum işte;
Sen;
Ellerin titrese de sıcak süt servisi yapabilir misin?
Vücudun artık dinlenmek istese de her gün erkenden kalkabilir misin?
Yardıma ihtiyacın olduğunda kimseden yardım istemeden halledebilir misin?
Yıllarca aynı ortakla – hayat ortağıyla çalışabilir misin?
Müşterilerine her zaman güler yüzlü davranabilir misin?
İlk kez gelen müşterini kucaklayarak gönderebilir misin?
Kaymağın tadını her seferinde aynı tutturabilir misin?
Herkesler sıkılmışken hareket etmekten sen gülerek çalışmaya devam edebilir misin?
Hayat boyu mütevazı olabilir misin?
Dedim ya sıcak süt içtim bugün…
Sıcak… Samimi
Katkısız… Saf
Bembeyaz… Sade
Tertemiz… Duru
Taze… Canlı
Doğal… Olduğu gibi
Sıcak süt altı üstü, başka bir şey değil canım :)))
Erkek sordu: Neden bitti?
Kız cevapladı: Bitti çünkü duygu-daş olamadık…
Ne demekti ki duygu-daşlık?
Bunu anlamak için kahin olmak gerekmezdi,
Bunu anlamak için okumak gerekmezdi…
Sadece hissetmek yeterliydi…
Her güne abartılmış kazanma duygularıyla başlayınca,
Araya hep bana - hep bana arzuları girince,
Kayboldu duygu-daşlık…
Öteki’nin önemi kalmadı artık…
Sonra sorar oldu insanlar; Ne demek duygu-daşlık?
Hakikaten ne demekti ki?
Bazıları diyorlar eşduyum, empati…
Duygu-daş olabilmek için gerekli bir şey vardı;
O da sevebilmek ötekini;
Seversen hissedersin diğerini,
Seversen duyarsın sesini,
Seversen görürsün hislerini,
Seversen tadarsın acısını,
Paylaşabilirsin her şeyini…
Duygu-daşlık ansiklopedisi yazılsa belki ilk sayfalarda;
Paylaşmak, dinlemek, hissetmek, sevmek, onun paradigmalarıyla düşünebilmek yazardı…
Sonunda kız dedi: Sevgili;
Duygudaş değilsen eğer gezinmene gerek yok artık bu iklimde,
Bırak her şeyi geride…
Anı yaşayabilmek değil mi hayat?
Yaşayamadıktan sonra, an’da duygudaş olamadıktan sonra bakma bile geriye…
Koş yeni iklimlere…
Sen an’a yetişmeye çalışırken dileğim birileriyle duygudaş olabilmenden yana…
Zira duygu-daş olabildiklerinle varsın bu hayatta…
Duygu-daş olabildiklerinle mutlusun sonunda…
Duygu-daş olabildiklerin, sen uzaklarda kalsan da hep yakınında…
Bundan başka ne isteyebilirsin ki şu hayatta?
Bir hafta içinde tam da üç kişi gider mi(?) şşş…
Ayrılıklara dayan(anamaz)ır artık kalbim…
Üç değerli,
Neye göre değerli,
Neden değerli,
Paylaşabiliyoruz da ondan değerli
Birbirimizi hissedebiliyoruz da ondan değerli…
Şimdi de gidiyor hepsi,
Sen, kal diyorlar,
Daha çok kendin ol diyorlar,
Bizsiz, kendi kendine kal diyorlar…
Biz gidiyoruz hayatından,
Bir gün herkesin yapacağı gibi,
Biriniz kalsaydınız diyorum…
Hayır! Sen, tek başına kalmaya çalış,
Daha çok sen olmaya çalış…
Bizsiz de sen sensin! Bunu görmeye çalış!
Kendini görmeye çalış!
Yas dönemini okuyorum…
Diyor ağla, rahatla…
Ağlıyorum…
Elimdeki gözyaşlarımı gökyüzüne fırlatıp gökkuşağı yapmaya çalışıyorum…
Siz giderken, sizden gelen renkleri görsün tüm dünya…
Ne güzel renkler Allah’ım bunlar…
Gözyaşları gökkuşağı olurken büyüsüne kapılıyorum…
Dönmeye başlıyorum, gökkuşağının içinde, yanında, sizi izliyorum…
Biriniz ülkenin bir şehrinde, diğeriniz dünyanın en uzak ülkesinde, bir diğeriniz de yepyeni bir dönemde…
Bilmiyorsunuz siz giderken ben de gidiyorum aslında…
Sordu birisi; Buraya nasıl geldin? Gelebilmek için çok yol kat etmiş olmalısın?
Dedim; Hepsi giderken, yalınlaştım sadece… Hatta kendimden bile…
Gökkuşağının renklerine bıraktım kendimi… Öylece geldim…
Gökkuşağının renklerinin içinde, ait olmuyorsun hiçbir şeye, hiçbir yere, hiç kimseye…
Gökkuşağının içindeyken hiç kimse değilsin aslında, ne de bir renksin…
Belki rengârenksin…
Gidenler gidecek başka zamanlarda yine…
Bu hikâye hiç bitmeyecek…
Gidecekler gittikçe, kalanlar gökkuşağı yapabildikçe devam edecek bu hikâye…
Dünyanın dört bir ucundaki gökkuşakları birleşecek böylece…
Life; as a magic box full of LOVE
You can accept or deny it all…
It’s about your choices
You can live whole your life with love …
I don’t want to imagine about the other decision
Couse i have already chosen the life; full of LOVE
I’m in love…
with life,
with everyday,
with morning,
with earth,
with sunshine,
with water,
with magic,
with myself,
with you,
with not self but everything inside…
I’m in love with that…
Need no reason to be happy,
Need no reason to be in love,
Need no definition,
Have some explanations about being in love…
The only truth is I’m in love! With… What ever it is…
I just realized that love is this;
Accepting the magic box of life…
Accepting the happiness
Accepting every thing with a cute smile
Accepting the existence of magic
Accepting doing everything with love
I’m excepting love until my life ends, if there is an ending…
I’m waiting with love…
I’m being with LOVE…
With Love,
Amour…
Bir tavşan gördüm sanki cebinde köstekli saati olan…
Bir masalda okumuştum sanki…
Reverans yaparak boşlukta parende atmayı da öğrenmiştim daha yeni…
Tavşanı takip ederken denedim bulmayı kendimi…
Denedim…
Düş(L)erken reçel kavanozlarına da çarptım sanki…
Yer çekimi de neymiş sanki…
Gördüm, hepsi oyunmuş bunların, hayat dedikleri…
Ötesi de varmış maddenin, görünenden içeri…
Girince Harikalar Diyarına, bir dev karşıladı beni…
Eğilmektense bir şişe uzattı, içince kocaman yaptı gövdemi…
Nereden geldin diye sormaktansa, hoş geldin dedi…
İçince, bir uzar, bir kısalırsın, olursun o anda istediğini…
Üç yılda ancak bitirirsin çayı, fincanın içindeki…
Kaybedersin gününü ve geceni…
Selamını alır yoldaki bir kurbağa prensi…
Olmak istersen eğer olursun bir güzel dünya prensesi…
Kocaman bir balık gülerek yutar avlarını selam verir gibi…
Gözyaşlarının içinde boğulursun, korkarsan çözmekten problemlerini…
Hayatta, başarabilirsen eğer çok güzel şeymiş anlamak bir diğerini…
Bir de şapka satanlar olamazmış şapka sahibi…
Öğrenmek gerekmiş ifade etmeyi kendini…
Zekice kurgulamak gerekirmiş plan denilen şeyi…
Bazen alırmışsın bir tırtıldan hayatının en önemli dersini…
Aylarca beklermişsin kapının önünde, eğer denemezsen girmeyi içeri…
Bir gün yolunu kaybetmiş biri, sormuş doğru istikamet neresi?
Doğru istikamet aslında gitmek istediğin yönle ilgili…
Nereye gittiğinin önemi yoksa eğer, bütün yollar bir yere götürür seni…
Hepsi neyi seçtiğinle yakından ilgili…
Aynı şey demek değilmiş, ‘gördüğümü yiyorum’ ile ‘görüyorum yediğimi’…
Veya ‘sevdiğim her şeye sahibim’ demekle ‘severim sahip olduğum her şeyi’…
Kabul etmek gerekirmiş, ‘Zaman’la konuşulabildiğini…
Herkes başarabilirmiş ‘Zaman’la dost olabilmeyi…
Olmak gerekirmiş göründüğün gibi…
Göründüğünden başkası olmak aslında mutlu etmezmiş seni…
Rehber kabul etmek gerekirmiş hayatından geçen her şeyi…
Tanımaya giden yolda kendini…
Harikalar Diyarı’na bir kez gelenler de unutamazmış bu gelişlerini…
Unutmamak da gerekirmiş bu ziyareti…
Bir gün anlatmak gerekir belki diye hani…
Bu hikâyeden mutlu olur belki birileri diye hani…
Bir de kalbimiz o saf haline geri döner diye belki…
Ne kadar hoş bir veda cümlesidir.
Gidenin ardından ağıt yakmadan, barış içinde nazik bir veda…
Gidenin de kalanın da her daim iyi olmasını dileyen bir veda; “Hoş’ça Kal” …
Sen! İyi ki girdin hayatıma, evet acıttın bazen ve iznimle acıttın, acıyla öğrettin, pişirdin. Ve büyük mutluluklarla gülümsettin… Hem neler yaşattın, neler… Ne’ler…
Şimdi gidiyorsun ya, sende de bende de hoş’luk kalsın istiyorum sadece…
Geri dönmek için vaktimiz olmayacak fakat biliyorum bir gün izleyeceğiz tüm bu olup bitenleri. Güleceğiz belki de…
Bundan sonra da gelenleri kucaklıyorum sevgi ile şükran ile… Gönderdiklerime de diyorum; sevgi ile “Hoş’ça Kal”…
Yaşadıysak beraber ve gidiyorsan bugün, bir daha görüşemeyeceksek eğer…
Güzellikle, mutlulukla, tebessümle Hoş’ça Kal diyorum ardından…
Son kez elini tutuyorum bugün gitmeden önce…
Verdiğin tüm hediyeler için teşekkür ederim, aldım ve kabul ettim hepsini.
Tarihsiz ve satırsız ajandamın son boş sayfalarına dökülürken bu kelimeler, evet sevgili 2008 bu sefer de sana diyorum hoş’ça kal…
Giden hiçbir şeyin ardından bakmadığım gibi senin ardından da bakmayacağım.
Sen gidiyorsun şimdi, benim gözlerim kapalı, elimdeki minik müzik kutusundan gelen en sevdiğin besteyle diyorum sana Hoş’ça Kal…
Hoş’ça kalalım biz, hepimiz hoş’ça kalalım, Aşk ile kalalım,
Şükranla kucak açarken gelenlere, gidenleri en sevdikleri bestelerle uğurlayalım…
Sayın iki bin sekiz, siz de Hoş’ça Kalınız… Hoş’ça Kalınız…
“Tümüyle bir sahnedir yaşam”
Shakespeare
Bazılarıysa oyuncu olduğunu unutup, senarist kesilerek hayatına bir “Es” verir, en beklenmedik yerinde…
Sevgili Birol,
Şu an dünya üzerinde neler olup bittiğini anlatayım kısaca;
Öncelikle memleketinde sabah saatleri yaşanıyor, kahvaltıların sonu, brunchların tam ortası, New York’ta şu an gece ve şehrin en büyük buz pisti hala açık, herhangi bir tapınakta ayinler başlamak üzere, hacılar Arafat’a ulaştılar şu an, İzmir’de dalış için uygun bir vakit, Ankara’da ciddi bir tokalaşma oldu, geceden kalanlar yeni uyandılar, Alaska yeni yıla en iyi burada girilecek diyor, İngiltere’de birazdan atlara binilecek, birileri havuç doğruyor, Sydney yılbaşı kutlamaları için hazır sayılır, bir yerden bakınca yıldız kayıyor, deniz kenarında resim yapmak için hava çok güzel, Eskişehir’de ise uçmak için ortam müsait, köylerde mahsuller bu saate çoktan toplandı hatta taze elmalar çoktan sahipleriyle buluştu, Tokyo’dan süper motor sesleri geliyor, Eyfel kulesinde asansörün düğmesine basıyor birileri şu an, çocuklar stüdyoda harikalar yaratıyor…
“Dörtnala doludizgin atlar
Gibi çağdan çağa atlar,
Ne kadar anlamlı yaşarsan,
Kendini sonsuza katlar”
Şarkısını mırıldanırken, biraz önce, Birsel abla kahve içmek için uğradı ve söyledi;
“Ben hayatıma fazla renk katamadım fakat çocuklarım benim hayatımın anlamı, onların önü açılsın diye tam on iki yıldır insanlara ev temizliğinde yardımcı oluyorum, eminim onlar çok daha anlamlı yaşayacaklar!” Sen nasıl birisin Birsel abla diyemeden kapıdan çıktı ve ;
- Çocuklar bugün biraz gülmek istiyorsanız “Kutsal Damacana” filmini izleyin, kendinizi çok mutlu hissedeceksiniz… Helal sana Birsel abla…
Sadece neler olduğunu yazmak istedim…
Bir de şu an hayatta olan her kişi milyonlarca sperm arasından birinci geldiğinin bilmem kaçıncı gününü kutluyor… Büyük mucizeyi kutluyor herkes…
Evet kutluyor, hayatta kalma mücadelesi vererek kutluyor, küsmeden, yıkılmadan, inançla kutluyor, büyük bir inançla kutluyor hem de… Tüm dinler, tüm inanç sitemleri, tüm inançsızlık sistemleri, tüm tekiller ve tüm bütünler kutluyor bu birincilik mucizesini…
Sevgili Birol; tek bir senarist varmış, yüzlerce de oyuncu, eğer ‘Muro’ kadar yetenekli olmayı başarırsan adına film bile çekilebilir… Ya da spontane hareketlerle oyununa renk katabilirsin… Yeter ki Birsel abla veya Muro gibi senaryonla barışmayı bil…
Ve hiçbir zaman milyonlar içinde birinci gelerek bu senaryoya dahil olduğunu unutma…
Bunu kutla her gün, hem de her gün, kutla birinciliğini, varlığını, anlamını… Şükret kime istiyorsan varlığın için… Kutla kendi mucizeni…
Dünya üzerinde her gün yüzlerce telefon görüşmesi ve çeşitli iletişim şekilleri gözleniyor, amacı sadece “Lütfen Gitme” demek olan…
Bir ay önce ağladı iki adam; birisi ailesine kabul ettiremiyordu Aşk’ı çok sevdiği ailesini üzmek de istemiyordu, diğeri ise hayatında ilk kez karşılaştığı Aşk’ı maalesef ıskalamıştı…
İkisi arasında uçurum gibi farklar vardı. Birisi Aşk henüz yanındayken onun “Ne Olduğunu” görebilmişti. Diğeri ise Aşk yanına geldiğinde artık yolların bittiğini düşünmüştü…
Aşk’ı fark eden adamın düğününü yaptık geçtiğimiz 6 Kasım’da. Otuz kişinin katıldığı, gelin çiçeğinin çiçekçide unutulduğu, imam nikâhının da Sultan Ahmet camisinde kıyıldığı, beyaz gelinlik yerine yeşil asil bir kıyafetin tercih edildiği sade bir tören oldu…
Aşk’ı fark eden adama sormuştum zamanında o da demişti ki; “O’nu kaybedecek kadar akılsız değilim.” Farkındaydı eminim dünya üzerindeki en şanslı insanlardan birisi olduğunun. Aşk ona çarpmıştı, o bunu bir armağan olarak kabul etmişti. Her şeyiyle benim bir peri olduğuna inandığım o güzeller güzeli ruhun ve aşkın “Ne Olduğunu” görebilmişti… Her ikisi de tüm zorluklara rağmen Aşk’a sahip çıkabilmişlerdi. Tekrar kutluyorum her ikisini de…
Diğerine de Aşk çarpmıştı aslında, yan yana geldiklerinde bir bütünün parçası gibi duruyorlardı… Fakat bunu fark edemeyen adam, yine benim peri olduğunu düşündüğüm o güzel ruhu önce incitti, sonrasında da o güzel ruhun kalbini tuz buz etti…
O güzel ruh zaten kırık olan kalbini emanet ederken nerden bilecekti ki bu adamın elinde tuz buz olacağını… Tuz buz olan kalp artık kalmadı ortada, ruhu uzak diyarlara giderken adam ağladı… Ruh uzaklaştıkça ağladı; “Benim hatamdı…”.
Artık olmayan kalbiyle ruh; sükûnet ve büyük mutluluk içinde yaşamaya devam ederken, ağladı o adam… Her şey için artık çok geç olduğunu bilerek…
İki adamın hikâyesi biterken bir mutluluk ve bir mutsuzlukla, hepimiz için diliyorum sahip olduğumuz tüm güzellikler için; “O’nu Kaybedecek Kadar Akılsız Değilim…” diyebilmeyi…
Kaybetmeden, diyebilmeyi…
Bazı hikayeler vardır, hiç unutamadığımız yıllar geçse de… İşte bir tanesi;
Yüce Alim Muhiddin Ibn Arabi bir sohbet esnasında hiddetlenir, ayağını şiddetli bir şekilde yere vurarak, onu dinleyenlere şöyle söyler;
“Sizin taptığınız Tanrı ayaklarımın altında!”…
Bu sözünün üzerine Ibn Arabi’nin idamı istenir ve son sözü sorulur. O da;
“Dehalessini Fişşın Zehaerel Kubur-ül Muhiddin” yani
“Sin Şın’ a girdiğinde Muhiddin’nin kabri meydana çıkar” Der.
Yıllar sonra Muhiddin’nin mezarının kaybolduğu yıllarda Yavuz Sultan Selim Şam seferine çıkar, Sin artık Şın’a girmiştir… İlahi işaretler Selim’i Muhiddin’nin mezarına götürür…
Selim bununla kalmayıp idamı araştırdığında ise, işte o zaman Muhiddin’nin yüceliği parlar Şam topraklarında. Selim Muhiddin’nin ayağını vurduğu toprakları kazdırdığında parlar Muhiddin’nin yüceliği…
Bir küp altın çıkarken o bastığı toprakların altından parlar Muhiddin’nin yüceliği…
Yüce Muhiddin bugün gelsen ve bize ders versen, merak ediyorum bize neler söylerdin?
Söylesene biz neye tapıyoruz, yoksa hiçbir şeye tapamayacak kadar katılaşmış mı kalplerimiz?
Anlat bize de Muhiddin, söyle lütfen, biz neye tapıyoruz?
Sevgili Handem Erkay Güner’in blogunda kitap mimi ile karşılaştım. Katılmaya değer buldum.